Ercüment Şahin Çervatoğlu ile Söyleşi

2086

Soru: Makina Mühendisleri Odası, TMMOB`nin en büyük Odalarından, bu nedenle soruyorum, 12 Temmuz`da TBMM`de AKP milletvekillerinin oylarıyla kabul edilen ve sonra Cumhurbaşkanı tarafından onaylanan torba yasanın içinde yer alan bir bent ile TMMOB`nin bazı yetkileri elinden alındı. Bu durum, kamuoyunda “Gezi Parkı Direnişinin intikamı” olarak yorumlandı, siz nasıl yorumluyorsunuz, bu bir intikam olarak mı gündeme geldi, yoksa hükümetin gündeminde miydi ya da farklı olarak ne söylemek istersiniz?

Ercüment Şahin Çervatoğlu: Önce sorunuza dayanak oluşturan yasa hükmüne değinmekte yarar var. TMMOB ve bağlı odaları, baştan beri söylediğimiz gibi torba yasalara sığmaz, sığdırılamaz. Malum torba yasa içinde 140 yasada değişiklik yapıldı ve bunların arasında yer alan İmar Yasası`na eklenen (ı) bendi, her ne kadar TMMOB`ye bağlı Odaların ve dolayısıyla TMMOB`nin önemli yetkilerini elinden alıyor gibi görünse de ortada 6235 sayılı bir TMMOB Yasası var. Bir de bu yasanın dayanağı olan Anayasa`nın 135. maddesi ve diğer ilgili maddeleri var. Yani TMMOB ve Odaları, Anayasa, TMMOB Yasası ve Resmi Gazete`de yayımlanarak yürürlüğe girmiş olan yönetmelikleri uyarınca üyelerini ve yaptıkları projeleri bilimsel-mesleki açıdan, kamu, kent, ülke halk yararı açısından denetlemeye devam edecektir. Bu geçmişten bugüne bir mücadele konusudur. Her ne kadar mühendislik, mimarlık, şehir plancılığı disiplinleri genel olarak piyasaya açılmış bir süreç içinde zayıflatılıyor ise de bu bilim ve disiplinlerin örgütleri, mesleki denetimi sürdürecek, AKP iktidarının piyasacı, rantçı talan politikalarına karşı örgütlü üye gücüne dayanarak direnmeye devam edecektir.

İmar Yasası`na eklenen bend, “Gezi Parkı Direnişinin intikamı” mı? Zamanlama açısından “intikam”, “rövanş” vb. şeyler söylenebilir, doğrudur. Zira hem Taksim Platformu ve Taksim Dayanışması`nın oluşumunda, hem de bilimsel teknik gerekliliklere aykırı plan, proje ve rant girişimlerinin durdurulmasında TMMOB`ye bağlı Odaların büyük rolü var. Taksim Dayanışması`nın içinde Çevre, Elektrik, Harita ve Kadastro, İnşaat, Makina, Jeoloji Mühendisleri Odaları ile Mimarlar Odası, Peyzaj Mimarları Odası ve Şehir Plancıları Odası da yer alıyor. Başbakan tarafından “Taksim Projesi” olarak açıklanan, “yayalaştırma projesi” diye de ilan edilen, Taksim Meydanı ile Gezi Parkını betonlaştırmayı, kimliksizleştirmeyi, ranta açmayı hedefleyen proje ile ilgili plan değişikliği hakkında iptal davasını bu Odalarımızdan Mimarlar, Şehir Plancıları ve Peyzaj Mimarları Odalarının İstanbul Şubeleri açmıştı ve direniş sırasında Odalar olarak, aynı zamanda demokratik kitle örgütleri hüviyetiyle, direnen halkla dayanışma içindeydik. Çünkü mesleğimizin ve meslektaşlarımızın bilimi, tekniği halkımızın hizmetine sunmak diye önemli bir misyonu ve görevi olduğunu düşünmekteyim. Çok şey söylenebilir, yalnızca bir örnek vereyim, dayanışma mekanlarından biri olan İstanbul Şubemiz, biliyorsunuz, defalarca gaz bombalarına ve saldırılara maruz kaldı. Odalarımızın yöneticilerinin göz altına alınmalarını ise hepimiz biliyoruz..

Tabii belirtmek gerekir ki, AKP iktidarı TMMOB`yi, neoliberal dönüşüm programları uyarınca yıllardan beri hedefine koymuştu. Başbakan, 2008`in Aralık ayında, 2009 Mart ayındaki yerel seçim kampanyasını başlattığı bir konuşmasında, TMMOB`ye bağlı Odaların yürüttüğü yargı mücadelelerini halka şöyle şikayet ediyordu: “Danıştay`a dava açarlar, bilmem nereye dava açarlar. Bunlar yapılmasın derler. Bir de belediyelerimiz bunlarla uğraşır. Yapılacak olan birçok şeyi şu anda yapamıyorsak inanın bu Odalar sebebiyle yapamıyoruz?” Bunun ardından Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu, bütün meslek kuruluşları üzerine 2009`un Eylül ayında, çok kapsamlı bir rapor hazırladı, gereğini yapması için Başbakanlığa iletti. 2011 yılında çıkarılan birçok Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile kamu yönetimi tekelci otoriter bir tarzda yeniden düzenlendi. Bu konuyla TMMOB`nin bağıntısı şu ki, TMMOB ve bağlı Odalarının Türkiye`nin kamu idari yapısında yerinden yönetim özerk kuruluşları, kamu tüzel kişiliğine sahip kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları olarak tanımlanıyordu. Demokratik kitle örgütü hüviyetimizin ise bu niteliklerle çelişmeyen, aksine uyumlu, 1970`li yıllarda Teoman Öztürk`lerin örgütümüze kazandırdığı bir nitelik olduğunu söylemeliyim. İşte o KHK`lerde gerek mühendislik, mimarlık, şehir plancılığı hizmetleri ve gerekse TMMOB mevzuatının, Anayasa ve yasalara açıkça aykırılık oluşturacak bir şekilde Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından düzenlenmesi öngörüldü.

Biliyorsunuz, yakınlarda TMMOB Yasası`nı da değiştirmeye ve il odacılığı ve özel teknik müşavirlik şirketleri yoluyla piyasa işleyişine entegre etmeye çalışmışlar, ancak TMMOB`nin yürüttüğü kampanya üzerine geçici bir geri adım atmışlardı. Arada, meslek ve uygulama alanlarımızı sınırlayan bir dizi yönetmelik değişikliği, Yapı Denetimi, İmar Yasası değişiklikleri, yeni hazırlıklar da var, onlara girmiyorum. Kısaca TMMOB, neoliberal dönüşüm ve bu programın yeni kurumsallaşması ve bu çerçevedeki kuralsızlaştırma operasyonları uyarınca hep hedefteydi. Gezi Parkı-Haziran Direnişinin özellikle yargı boyutu ve Taksim Dayanışması`nın temellerinde TMMOB`nin de bulunması nedeniyle şimdi üzerimize yeni biçimlerde gelmeleri söz konusu. Ama hiçbir baskı ve tedbirin ne TMMOB ne de halkımızın mücadelesini durduramayacağı açıktır. Siyasi iktidarın üzerimizde oluşturmaya çalıştığı baskı, TMMOB ve biz Odaların, gericiliğin dogmatizminin karşısında bilimi ve tekniği; sömürü, yolsuzluk ve talanın karşısında toplumsal gereksinimleri esas alan bir ekonomiyi savunan; özelleştirmelerin karşısında planlı sanayileşmeyi, kamusal üretim ve kamusal hizmetleri öne çıkaran yaklaşımımızın AKP`ye verdiği rahatsızlıktan kaynaklanıyor.

Soru: Söylediklerinizden anlıyoruz ki AKP iktidarı mühendisliğe yönelik sistemli bir saldırı yürütüyor, bunu biraz daha açar mısınız.

Ercüment Şahin Çervatoğlu: Türkiye, sosyo ekonomik ve idari yapı itibarıyla, 24 Ocak 1980 ekonomi kararları ve 12 Eylül askeri faşist darbesinden bu yana neoliberal temellerde yeniden yapılandırılıyor. Bu yeniden yapılanma; emperyalist sömürü, yerli büyük sermaye, yeni sermaye grupları ve ranta dayalı çıkarlar doğrultusundadır. Bu kapsamdaki serbestleştirme ve özelleştirmeler sonucu kamu sanayi işletmelerinin yerli-yabancı sermayenin talanına sunulması, kamusal hizmetlerin piyasaya açılarak ticarileştirilmesi, sanayi üretiminin ithalata bağımlı fason yapıya dönüştürülerek KOBİ`leştirilmesi, güvencesiz çalışma koşullarının yaygınlaştırılması ve kamu idari yapısının bu doğrultuda yeniden düzenlenmesi, söz konusu yeni liberal uygulamaların temel taşları olmuştur. Bu politikalar aynı zamanda mühendisliğin sanayi, tarım, kent ve toplum yaşamına yönelik, bilimsel teknik temellerdeki kamusal, toplumsal hizmet niteliğini aşındırmıştır.

Odalarımız ve Birliğimiz TMMOB, insanların içinde yaşadıkları mekanların, kullandıkları ürünler ve üretim tekniklerinin planlama, tasarlama, üretim, işletme ve denetim evrelerinin her birinin öznesi olan meslek gruplarının örgütlü gücüdür. Ancak mesleki düzlemde bilim, teknoloji, Ar-Ge, inovasyon, sanayi, enerji, tarım, çevre, kentleşme vb. politikaların dinamik gücü olması gereken mühendis, mimar, şehir plancıları, önceki iktidarlar ve son 11 yılda AKP iktidarı tarafından ikinci plana itilmiş, bazı alanlarda yetkiler uluslararası sermaye kuruluşlarına devredilmiş, bazı alanlar ise neredeyse ortadan kaldırılmıştır. Mühendislik ve mimarlık hizmetlerinin ana sektörleri kamusal-toplumsal fayda anlayışından çıkarılıp serbestleştirme, özelleştirme, ticarileştirmenin arpalıkları haline getirilmiş; kentler ve tüm çevre rantlara göre şekillendirilmiş, plansızlık egemen kılınmıştır. Sanayi ve çalışma yaşamının büyük kısmının işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin dışında tutulması, insanca barınma hakkı ve deprem gerçeğinin gerektirdiği yapı denetimi, enerji, tarım, orman, su kaynaklarımızın, kentlerin yönetimi gibi sorunlarda mühendislik, mimarlık, şehir plancılığının gerektirdiği mesleki denetim ve bilimsel-teknik kriterler devre dışı bırakılmaktadır.

Gerçekte mühendislik, ilk oluşumundan bugüne, egemen sanayi/sanayileşme ve emek süreçlerindeki değişimlere bağlı olarak bir dönüşümden geçmektedir, bugünkü durum bunun bir uzantısı olarak şekilleniyor. Gerek kapitalist küreselleşme süreçlerinin emperyalist sömürücü karakteri, gerekse ekonomi, sanayi, istihdam, gelir ve bölüşüm ilişkilerinin örgütleniş tarzından mühendislik uygulamaları had safhada etkileniyor. Mühendisliğe yönelik operasyonlar bugün mühendislik eğitiminden başlıyor, kamu ve toplum yararı yerine sermaye güçlerinin çıkarlarına hizmet eden, tüm emekçileri olduğu gibi mühendisleri de esnek üretim ilişkilerinin parçası haline getirmeye çalışan bir anlayışa göre şekilleniyor. Sermaye çevreleri ve siyasal iktidarlarca, “verimlilik” adı altında, nitelikli işgücü istihdamı azaltılıyor.

Serbestleştirme, kuralsızlaştırma politikaları, mühendislik uygulamaları ve toplumsal yaşamın görünür görünmez bütün yönlerine dek uzandı. Örneğin iş güvenliği mühendisliğinin önüne çıkarılan engeller, iş makinaları, araçların imal tadilat montajı, asansör, LPG`li araç yönetmelikleri; mesleki denetim, “uzaktan eğitim”, teknoloji fakülteleri, teknik öğretmenlerin işsizlik sorununu zamana yayarak onları mühendis yapmaya yönelik programlarla işsizliği artıracak ve mühendislik eğitimini tasfiye edecek yönelimler, mühendisliği teknik elemanlık düzeyine indiren uygulamalar, meslek alanlarımızın daraltılması gibi çok yönlü gelişmeler söz konusu. İktidarların imzaladığı Dünya Ticaret Örgütü ve AB anlaşmaları mühendislik hizmetlerinin serbest dolaşımını da kapsamakta ve birçok AB ülkesi mühendislik hizmetlerinin serbest dolaşımına çekince ve özel hükümler koyarken Türkiye anlaşmayı koşulsuz olarak imzalamıştır. Siyasal iktidarın kamu kuruluşları ve yerel yönetimler üzerinde oluşturduğu aşırı politizasyon ve rant amaçlı beklentileri, bizler nezdinde de yeni baskı biçimlerine yol açıyor. Bu sistematik içinde mühendislik adeta gereksizleştirilmekte ve aynı anda piyasa işleyişinin serbestisi, denetimsizliğine tabi yeni ticari oluşumlara yol açılıyor. Planlı sanayileşmeden, kamusal hizmet ve denetim perspektifinden düzen içi anlamda da olsa uzaklaşılınca, adeta bir sanayisizleşme süreci yaşanınca, hemen her konuda olduğu gibi yeni bir “mühendislik” ve yeni bir emek rejiminin karşımıza çıktığı anlaşılıyor.

Soru: Sanayisizleşme dediniz, Odanızın sanayi üzerine birçok raporu olduğunu biliyoruz, AKP`nin 11 yıla yaklaşan iktidarı döneminde sanayinin durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ercüment Şahin Çervatoğlu: 2013-2017 dönemi için, sanayi dahil yanılmıyorsam 19 farklı alanı-sektörü kapsayan strateji ve eylem planı bulunuyor. Sanayisizleşme sürecinde bu kadar çok strateji belgesi ne işe yarar dersek, bunların bazılarını Aralık ayında gerçekleştireceğimiz TMMOB Sanayi Kongresi`nde deşifre edeceğiz, açıkçası egemen uluslararası üretim zinciri ve finansal işleyişe eklemlenme ve dışa bağımlılığın pekişme göstergeleri olmanın dışında bunların bir işlevi bulunmuyor. Neoliberalizmin ekonomi politiği, AKP iktidarı tarafından doruk uygulamalara ulaştı ve bu dönüşüm daha önce de değinmeye çalıştığım gibi bütünlüklü bir ekonomi politik programa sahiptir. Burada ne eski tip kalkınmacı bir sanayileşmeye ne de o döneme özgü inşacı, sanayileşmeci, kamucu, denetimci mühendisliğe gereksinim duyuluyor.

Sanayi tesislerinin yerli-yabancı sermayeye peşkeş çekilmesi ile gerçekte bir sanayisizleşme süreci yaşanıyor. Sanayi sektörü bugün hizmet ve tarım sektörlerinden sonra gelmekte ve toplam istihdam içinde sanayi istihdamı ancak % 19,1`i bulmaktadır. GSYH içindeki sektör üretimi payları ise, tarımın yüzde 7,9; sanayinin yüzde 19,3; hizmetlerin % 72,8`dir. Tarım ve sanayide düşüş söz konusudur. Türkiye`ye sermaye girişleri de artık ağırlıklı olarak rantı yüksek hizmet sektörlerinde, finans-bankacılık, sigortacılık, inşaat, ulaştırma, sağlık gibi alanlarda yoğunlaşmıştır. Sanayide taşeronlaşma oranı artmış, işgücü oranı düşmüş, güvencesiz çalışma ana istihdam biçimi olarak yaygınlaşmıştır.

1990 ve 2000 yıllarında imalât sanayi üretimi en büyük 15 ülke arasında Türkiye 13. ve 15. idi, bugün ise Türkiye`nin adı bile anılmıyor. Bugün Türkiye, yem, gübre, et balık, süt ve süt mamulleri, gıda, çay, çimento, kağıt, orman ürünleri, demir çelik, petro kimya, tütün, enerji, imalat, makina imalat, tekstil, bakır sanayilerinde kamu işletmeciliği gibi kapitalizmin önceki dönemlerinde oluşan bütün birikimlerden yoksun kalmış, bu birikim parçalanarak el değiştirmiş durumdadır. Sermaye lehine serbestleştirmelerle bu temel sanayiler talan edilmiş durumdadır.

David Harvey`e göre, sanayisizleşme süreci kamu ya da özel girişimcilerin kârlı bulmadıkları bir alandan çekilmeleri anlamına geliyor. Bu nedenle bugün Türkiye`de, başta kentsel, kırsal, doğal kaynak yağması revaçtadır. Sermaye birikimi süreci buralarda ve özellikle kentlerdeki dönüşüm programından beslenmek istemektedir. Dikkat edelim, çok yakında benimsenen Onuncu Plan, “Öncelikli Dönüşüm Programı” ana başlığı altında yirmi beş alanda neoliberal programı doruğuna vardıran düzenlemeleri de içeriyor. Bunların arasında İstanbul uluslararası finans merkezi programı, iş ve yatırım ortamı, işgücü piyasası, öncelikli teknoloji alanlarında ticarileştirme, sağlık endüstrileri, sağlık turizmi, aile ve nüfus yapısı, rekabetçiliği geliştiren kentsel dönüşüm programları da bulunuyor. AKP iktidarının uyguladığı bütün neoliberal politikalar, istihdam ve çalışma hayatına varıncaya dek Onuncu Plana içerilmiş durumdadır. Gerçekte kalkınma paradigması terk edilmiştir. Yıllardır emperyalizmin güdümünde uygulanan politikalarla, üretimi yatırımı, sanayileşmeyi, bilimi, teknolojiyi, mühendisi, insanı dışlayan uygulamalar planda sürmekte, kamu yararını gözeten planlama yönelimi dışlanmaktadır. Kanal İstanbul vb. tüm projelerin oturduğu nesnellik ve rant arzusu buralarda burada kök buluyor. Türkiye gibi spekülatif kredi kullanımının revaçta olduğu ülkelerde döviz kurunun aşırı ucuzlaması ve bunun yol açtığı çarpık kaynak tahsisi ve ithalata bağımlılık olguları; aşırı borçlanma ve yüksek işsizlik ile sonuçlanan sanayisizleşme sorunlarını beraberinde getiriyor. Artan dış borç yükü, işgücü piyasalarında derinleşen yapısal işsizlik, düşük ücretli ve niteliksiz bir istihdam yapısı ve ithalatın finansmanına indirgenmiş aşırı oynak üretim dalgalanmaları söz konusudur. Bütün bunlar sanayinin ve emeğin durumuna işaret etmekte, iktisadi-sosyal-siyasi bunalım öğeleri olarak ülkemiz gündemindedir. (Evrensel Gazetesi, 7 Temmuz 2013)